takip et: Gönderiler | Yorumlar

Kapılar Açılıncaya Kadar Dünyanın en Mutlu Ülkesi: KAZAKİSTAN-ALMA ATA

4 comments
Kapılar Açılıncaya Kadar Dünyanın en Mutlu Ülkesi: KAZAKİSTAN-ALMA ATA

Elma Bahçeleri Kenti Alma Ata, Aladağ’ın eteklerine kurulmuş zamanında. Yönetim Sovyetlere geçtiğinde ise kent düzlüğe indirilmiş, ızgara düzeninde geniş caddelerin iki yanına konut apartmanları, merkeze de yönetim binaları oturtulmuş. Yol boyu dikilmiş ağaçlar zamanla uzayıp konutları saklamış, yoksullukları göze çarpmıyor. Yönetimin soğuk, itici, totaliter hacimli binaları ise göze çok batıyor. Çevreye bakınırken kırk-elli yıl öncesinde kalmış görüntüler onca yılın eskiliğini de taşıyarak insanı hüzünlendiriyor. Her şey eski, her şey yoksun…. İnsanların yalnızca temel fiziksel ihtiyaçlarını gidermek üzere kurulu düzenin getirdiği yoksunluk hissi bu aslında. Estetik kaygıdan yoksunluk, yaşamı düzenlerken insanları ‘karnı tok sırtı pek inekler’ olarak düşünmenin getirdiği yoksunluk. Yollar düzenli, evler düzenli, ağaçlar düzenli, merkezi ısıtma düzenli, herkes okula gitme fırsatı bulmuş, Aladağ’ın tepelerinden birine yerleştirilmiş buz pateni pisti ‘medeo’da paten yapma fırsatı bulmuş. Düzen iyi ancak yeterli değil işte.. Bir yoksunluk var, bir eksiklik var. O düzenli ve iyice eskimiş caddelerde işe gidip gelme dışında kimse yürümüyor.. neredeler?? Bu kentin yaşamı, insanı, nerede? Buradalar görüyorum da asıl aradığım başka.. Ruhu nerede??

Bulmak için birkaç günümün geçmesi gerekti. Beni yönlendirdikleri büyük caddeler, mağazalar, parklar değil başka yerler arıyorum. Otelden iyi bir sürücü istedim, ona semtleri sordum; ‘apartman olmayan yerler var mı’ sorumu iyi anladı ve merkezden uzaklaştık. Ortalık aydınlanmaya başladı.

Yaşamın canlanıp cıvıldadığı yerler şehrin dış semtleri, işte, nihayet karşılaşıyorum… Boyaları eskimiş, bahçe içinde, dağın eteklerine yayılmış, iki katlı şirin evler. Genelde emeklilerin oturmayı tercih ettiği, geleneksel mimarinin korunduğu, ağaçlarındaki elmaları olgunlaşmış, içinden sıcaklık taşan evler, mahalleler. Doğanın insana katıldığı, kısmen ürkek ancak neşeli bir yaşamın sürebildiği yöreler, kurtarılmış bölgeler.. Oh içim ferahlıyor.

Yıllardır gezip gördüğüm kentlere benim açımdan ‘güzel’ dedirten unsurları düşünüyorum. İlki kentin konumundan, yani coğrafyasından kaynaklanan özellikler; sırtını dayadığı heybetli bir dağ, ortasından kıvrılarak ağır ağır akan bir nehir, kıyılarına yayıldığı bir deniz… İkincisi şehrin yerleşimindeki estetik unsurlar; kanallar ve caddeler boyunca yerel mimarideki evler, binaların yerleşimi, meydan ve parkların estetik katkılar gözetilerek tasarlanmış oluşu, bina cephelerinin, sokak kaldırımlarının, meydan heykellerinin, park banklarının, çiçek tarhlarının, yol lambalarının, çatıların, bacaların, dükkan kepenklerinin, balkon demirlerinin, elektrik direklerinin birbirine uyumu.. Sonuncusu ise kent sakinlerinin kente ve birbirlerine karşı tutumu…

Bir kenti en çok sakinleri ile tanışınca severim..

Bu kente seminer vermek için geldim, heyecan içindeyim..

Seminerin ilk günü katılanların isimleri aslında nerede olduğumu hatırlatıyor; Aynura, Gülnara, Sanat, Aygül, Bahtıcan, Asilkan, Aydın..Yalnızca isimleri değil aralarında konuştukları Türkçe de beni şaşırtıyor. Hemen hepsi Türk üniversitelerine gitmiş, aralarından ikisi ODTÜ’yü, biri Hacettepe’yi bitirmiş, biri İTÜ’de master yapmış.. Beni şaşırtmayı bırakıp Kazakça konuştuklarında ise duyduğum dil tam anlaşılmaktan uzak. Bazı kelimeleri, vurguları, kimi zaman cümleleri anlasam bile tümünü algılayamıyorum. Rusça unsurlar, telaffuzlar, kiril alfabesiyle karışıp melez bir dile dönüşmüş. İki resmi dil (Kazakça ve Rusça) de kiril alfabesiyle yazıldığı için bilmeyen için okumak neredeyse imkansız. Latin harfleri kullanılan Özbekistan’a gidenler daha rahat anlaşıyormuş. Ama ne olursa olsun Türk dili işte. ‘Almata’ya barıp geldim’ diyecekmişim ben geri dönünce. ‘Halın kalaysın?’ diye soracakmışım nasılsın yerine. Sen ve siz zamirleri aynen kullanılıyor, cümle kuruluşu aynı. Pahalı, ucuz, çok, yok, neticesinde kelimeleri bizdeki anlamlarıyla aynı. Televizyonda haberleri izlerken şimdi anlayacakmışım hissindeyim, sesler, harfler, kelimeler tanıdık. Bazı vurgular Japon erkek seslerinin güçlü tınlamalarını taşıyor. Çok ilginç..

Otelde bir Kazak düğünü seyrettim; danslı, oyunlu, neşeli ve çok gürültülüydü. Ellerinde mikrofon sürekli atışıp söyleştiler, hiç anlayamadım ama eğlendim.. Ertesi gün beni götürdükleri Pınarbaşı mesire yerinde bu kez bir Özbek düğününe rastladım. Mahzun Kırmızıgül’ün ‘sevdalıyım, sevdalıyım’ şarkısıyla ortalık inlerken dayanamayıp ben de hem oynadım hem söyledim. Dil insanları birbirine ne kadar yaklaştıran ve bağlayan bir unsur..Konuştuğumuz sözcüklerde, dinleyip dans ettiğimiz müzikte, dokuduğumuz kilimde, inşa ettiğimiz kentlerde, kurduğumuz uygarlıklarda aynı dil, aynı dil. Dil ile bir tarihin izi sürülüyor. Şimdi bana diyorlar ki ‘Kazakistan’ın orta yerinde Türkistan diye bir yer var, Türklerin yaşadığı yer demek, gitmek ister misin?’ Nasıl istemem? Daha onlar anlatırken harita boyunca güneye ve batıya doğru uzanıyor, Aladağ, Altaylar, Çimkent, IşıkGöl, SemerKent, TaşKent, KızılKum, GökçeDağ, ÜstYurt, KaraKum isimli dağ, şehir, nehir, göl, çöl  (böyle bir oyunu bizim çıkarmış olmamıza şaşmamalı!) izleyerek ilerliyorum..

Tarihimiz, köklerimiz, çıktığımız yerden ileri doğru hamlemiz Asya’nın ortasından büyümeye başlayıp dallarını dörtbir yana uzatan bir ağacı canlandırdı zihnimde. (bizim için ağaç kutsaldı  tekrar hatırlasak..) Aladağ (Alatau yazılıyor)’ın tepesindeki kayak merkezi Çimbulak (shim; çim, bulak; kaynak demek)’tan aşağı kente doğru bakarken…

Aladağ ziyaretimizden dönüşte Pınarbaşında (ne kadar bizden bir isim!) kazak mantısı yiyip at sütü kımız içiyorum. Atalarımızın içkisi kımız biraz ekşimiş ayran tadında ve süt kıvamında, hiç fena değil.. Çok içersem hafif alkol etkisi yaparmış. Kentlilerin artık rağbet etmediği, otantik Kazak restoranlarında ve kırsal yaşamı sürdüren yerlerde bulunan bir içecek olmuş (keşke kaybedecek kadar yüz çevirmeseler).

Başka bir akşam kendi başıma bir Çin restoranına gittim, tanıdık Çin yemekleri eşliğinde Kazak radyosundan Tarkan’ın sesi yükselmez mi?.. Gençlerin pek sevdikleri Tarkan buraya gelip konser vermiş. Daha önce ise ‘Asya’nın Sesi Festivali’nde sevgili Barış Manço’yu ağırlamışlar.  Müzik ve dil birarada  daha güçlü iki bağlayıcı haline geliyor!

Kazaklar tam Asyalı; yüz hatları, gözleri, saçları tümüyle bu özellikleri taşıyor. Dilleri Kazak Türkçesi, Sovyet rejimi altında Rusça’dan birçok sözcük almış, şimdi kiril ve Latin alfabeleri birlikte kullanılıyor ama bazı kelimeleri yazılışından çıkarmakta zorlanıyorum.. Jipek Joli yazıyor, ne demek?.. İpek Yolu.. Peki onlar Türkçe anlıyor mu? Eh o da zor, Orta Asya’daki Türki diller içinde en uzak akrabamız olduğu için Türkiye’ye okumaya gelenler öncelikle Türkçe dersleri almışlar.

Aygül seminerime katılan genç bankacılardan biri. Kısacık siyah saçlı, ince, uzun,  çekik,  tatlı dilli bir genç kadın. Üniversiteyi Türkiye’de okumak üzere evden ayrılırken petrol mühendisi olan annesi ve babası ona gittiği ülke insanlarının adetlerine saygı göstermesini tembihlemişler. “Neyle karşılaşacağımızı pek bilmiyorduk, birkaç öğrenci ve bize eşlik eden bir tv ekibi ile Ankara’ya geldik. Hacettepe’de yurda ilk girdiğimizde sigara dumanı bizi karşıladı. Kızların sigara içmesine hepimiz çok şaşırdık” diye anlatıyor. İlk yıl yoğun Türkçe dersleri alıp rahat konuşmaya başladıkça arkadaşlıkları ilerlemiş ama “ben onların sokakta sigara içmelerine, onlar da benim mini etek ve topuklu pabuçlarla dolaşmama bir türlü alışamadık”  diyor. Kazak kızların etek boyuna (aynı şey Romanya için de geçerli) gözün takılmaması imkansız. Hem ince ve uzun hem de minicik etekli güzel bacaklar insanın dikkatini çekiyor. Kendi ülkelerinin erkekleri dönüp bakmıyor bile. Kardeşi ABD’de okuyormuş, “onların bile bu konudaki tutuculuğu bizi şaşırttı” diye ekliyor.

Bankada idari işler yöneticisi olan Aras (bu bir erkek adı); “kapılar açılıncaya kadar kendimizi dünyanın en mutlu ülkesi sanırdık” diyor. “Zamanla her iki düzenin de iyi ve kötü yanlarını gördük, son on yılda vurguncular, düzenbazlar, fırsatçılar yayıldı sistem yeniden kuruluncaya dek”  diye ekliyor. “Her şeyi yeniden öğreniyoruz, bize hep ne yapacağımız söylenirdi, şimdi ise ne yapabilirsin diye soruluyor ve bu bizi çok şaşırttı” diyor.

Alma –Ata, yeni adıyla Almati artık başkent değil, Nazarbayev yönetimi başkenti içerilere Astana’ya taşımış. Burası 1.3 milyonluk nüfusuyla bir ticaret merkezi olarak yaşamını sürdürecek. Çevresinin doğal güzelliği ile bir turizm beldesi olmaya aday. Göl, dağ ve çöl turizmi henüz ne açılmış ne de tanıtılmış, girişimcilerin ilgisini bekliyor.

Kazak para birimi Tenge’nin üzerinde ünlü şair ve filozofları Abay Han’ın resimleri basılı. Kazak kültürü ve yazılı edebiyatının kurucusu Abay’a Sovyet yasaklı itibarı doğumundan yüzelli yıl sonra iade edilebilmiş.

İpek Yolu Caddesini muhakkak gör dediler gittim. Trafiğe kapalı gösterişsiz bir cadde, girişinde fıskıyeli bir havuz var, ileride Tsum adında bir büyük mağaza, derken önüne birkaç plastik masa-iskemle atılmış bir büfe (adı istediği kadar cafe olsun bira ve meşrubat satan bir büfe işte), sonrasında sokak ressamlarının eserlerini sergiledikleri, hafta sonları herkesin piyasa yaptığı bir cadde. Adının görkeminden ve gizeminden yoksun sıradan bir cadde gibi görünse de kent sakinleri için önemli bir buluşma noktası. Belki giderek canlanacak, büfe gerçekten kafe olacak, neşesi ve cıvıltısı artacak, olduğunu sandıkları hal, yerini hayallerinde yaşattıklarına bırakacak…

Resimler dizi dizi, manzaralar, portreler. Bir “yurt” suluboyası var ki geçen gün çok dikkatimi çekmişti, şimdi yine önündeyim. Hiç pazarlıksız satın alıyorum, bu genç ressamın o paraya benden çok ihtiyacı var. Beni gezdiren şoför Sergei’yi dinleyip (alma çok pahalı dedi) almadığıma pişman olmuş bugün onu ve resimlerini orada bulamamaktan korkmuştum. Ders sonrası bir taksiye atlayıp geldim, aldım, içim rahatladı. Gittiğim büyük resim galerisinde, Milli Müzede ve kaldığım otelin duvarlarında güzel ve ilginç resimler, işler gördüm. Baskıcı yönetimler istediği kadar göz ardı etsin, estetik insan doğasından dışarı taşıyor ve bir ifade yolu buluyor, içsel yaşamını doldurarak dengesini koruyor. Ortalık resimden anlayan, değerini bilen, sergileyen kişilerle çevrili. Soyut ya da figüratif, ressamların işlerindeki ortak özellik uzun upuzun yıllar baskı altında tutulan otantik, yerel motiflerin sıkça kullanımıydı. İyi ressamlar var galerilerde eserleri sergilenen, yabancı alıcılar sayesinde sanata verdiği emeğin parasal karşılığını alabilen. İyi ressamlar var işlerini şimdilik sokakta sergileyen, gelip geçenlerin portrelerini çiziktiren, galeri düşleri kuran iyi ressamlar…

Yirmi sekiz asker parkının girişinde ikinci dünya savaşında şehit düşen Kazak askerler anısına sürekli yanan bir ateş var. Bu büyük park; ağaçları, bitkileri, çimleriyle sıcak kentin içinde serin bir soluk.  Parkta bonbon şekerlemelere benzeyen altın şeritli kubbeli bir kilisede papazın salladığı tütsü dumanları altında dua eden yaşlı kadınlar var. Kapı önlerine oturmuş durmaksızın konuşan tahminimce bir şeyler isteyen yaşlı Rus kadınlar var. At veya midilli gezintisi yaptıran genç köylüler var, şişme balon bir kalenin içinde zıplayan çocuklar var, Kazakistan’daki Kazak, Rus ve Alman kimliklerinden örnekler ayırt edilebiliyor. Sergei ve kendime soğuk birer içecek alıp çimlere oturuyoruz. Türk bankasında sürücülük yapan ve tam tabiriyle Tarzan gibi Türkçe konuşan Sergei burada büyümüş. Ailesi Rusya içlerinden göçmüş. “ben çok iyi bilmiyor” diyor ama birçok şeyin bilincinde. Bir kanalın pek berrak olmayan sularını işaret edip “ su temiz olsun, ekoloji için çok lazım” diyebiliyor. Biri yedi, diğeri iki yaşındaki çocuklarını büyütüp okutmak, iyi bir yaşam sağlamak için çalışıyor, ona verdiğim ufak tefek şeylere çok memnun oluyor, bana en güzel yerleri, en önemli şeyleri göstermek için çabalıyor. Ev yapımı havyardan alabilmem için şehrin öbür ucunda bir buluşma ayarlıyor. Yeni açılan Ramstore’a götürüyor. Oradan Kazak votkası Berkut ve nefis çaylar alıyorum.

İpek Yolu Caddesindeki büyük yerel mağazada ise ev eşyaları, elektronikler ve zengin zücaciye çeşitliliği göze çarpıyor. Beni ilgilendiren yerel Kazak sergilerine (bu da pazar sergisinin dükkanlaşmış hali, Türkçe harika bir ifade) yöneliyorum. Giysilerde, kilimler ve el işi örtülerde benzer motifler, canlı renkler çok çarpıcı.  Kendime güllü desenli, ipek bordürlü türk mavisi ve kahverengi tonlarında kocaman yün bir şal alıyorum.  Kazak atlılarının kullandığı deri mataralar, gümüşlü kırbaçlar ve eyer süsleri de pek cazip, ayrıca gümüş takılar, kalpaklar bolca. Almayı düşündüğüm eski deri mataralardan birini seminerin son gününde öğrenciler bana hediye edince gerçekten seviniyorum..

Alma ata’ya varıp geldim….
Kazakları ve köklerimizin uzandığı ülkelerini daha yakından tanımak için buralara tekrar gelmeli. Altayları ve Tanrı Dağı’nı, stepleri yurt tutmuş yerlilerin ‘yurt’ lar içindeki yaşamlarını, çok methettikleri Balkaş ve diğer gölleri, Hoca Ahmet Yesevi türbesini, sayıları gittikçe tükenen sadece yirmi kişi kalmış şahin avcısı topluluk ‘Burkitçi’leri,  Nevruz Bayramı kutlamalarını, Tamgalı Taş üzerindeki kaya resimlerini görmeli, sonra da Almati’ye kara yoluyla üç saat uzaklıktaki Bişkek’e erişip Kırgızistan üzerinden batıya doğru ilerlemeli.
Atalarımızın yaptığı gibi….

Serap BAŞOL

VN:F [1.9.22_1171]
Rating: +7 (from 9 votes)

Bir önceki yazımız olan YuYuan Bahçeleri başlıklı makalemizi de okumanızı öneririz.

  1. CengizHan yorumladı:

    Merhaba, Ben emekliliği gelmiş devlet memuruyum. Türkiye de herhangi bir yerde ömrümün kalan kısmını geçirmek pek de cazip gelmiyor. Alma ata güzellikleriyle beni büyüledi, ama güvenli bir yer olup olmadığı vede emeklilik maaşıyla orada yaşayıp yaşayamayacağım konusunda tereddütlerim var. Bilgi ve önerilerinizi bekliyorum.

    VA:F [1.9.22_1171]
    Rating: 0 (from 0 votes)
  2. Serap Başol yorumladı:

    Merhabalar,
    kazakistan yazim bundan birkac sene oncesine ait.
    Oraya bir seminer vermeye gittim, beni davet edenler tarafindan karsilandim,
    Gezdirildim, kalan zamanlarimda Almaty icinde, ana caddelerde, muzelerde,
    Otele yakin lokantalarda gunduz rahatlikla gezindim. Her gidilen yabanci ulkede
    Dikkatli olmakta yarar var, kimsenin olmadigi issiz yerlere girmemek,
    onunuze cikiveren tanimadiginiz yabancilarla konusmamak, ellerinden bisey almamak…gibi.
    kaldiginiz oteldeki gorevlilerden bilgi almak onemli, ya da oradaki turk konsoloslugundan, yahut turk bankaları var, onlara danisabilirsiniz..
    seyahat oncesinde iyi arastirarak, iyi dilekler, niyetler ve dualarla yola cikin.
    Gule gule gidip gelin.

    VA:F [1.9.22_1171]
    Rating: +1 (from 1 vote)
  3. ANIL ÇİNPOLAT yorumladı:

    Kazakistan ve Çin e karşı olan ilgim sebebi ile artık Kazakistan Almatı ye
    10 günlük kısa bir turistik ziyaret yapmaya karar verdim ve hatta uçak
    biletlerimi bugün aldım.
    Forumlarda yazılan yazılar ve olumsuz yaşanan olaylar sebebi ile yapılan
    anlatımlar biraz gözümü korkuttu işin açığı.
    Bu anlamda Almatı şehrine gelmeden önce ufak ama önemli tavsiyeleriniz
    varsa sizden bilgi almak isterim.
    Örneğin kimi arkadaşlar çok fazla yanınızda para getirmeyin demişler, kimi
    arkadaşlar tek dolaşmayın demişler, kimileri de türk olduğunuzu belli
    etmeyin demişler. Ben bunları kulak arkası yapıp sizde ufak bilgiler almak
    istiyorum uygun görürseniz, geri dönüş yaparsanız çok sevinirim.
    ANIL ÇİNPOLAT

    VA:F [1.9.22_1171]
    Rating: 0 (from 0 votes)
  4. mehmet yorumladı:

    bende alma atayı görmek ve gezmek isterim ancak nasıl ve kimle iletişme geçeceğimi bilmiyorum atalarımızın geldiği toprakları kültürleri yaşam şekillerini her türlü kültürel faliyetlerini görmek isterim .bu konuda bana yardımcı oabilecek ciddi kisler varsa bağlantı kursun mehmet özden 5367798940 numaram

    VN:F [1.9.22_1171]
    Rating: 0 (from 0 votes)

Yorumlarınızla Katılın

CAPTCHA (Şahıs Denetim Kodu) Resmi
*
Please leave these two fields as-is:
Get Adobe Flash player