takip et: Gönderiler | Yorumlar
arama
SALZBURG’ a doğru
Yağmurlu sisli bir sabah erken saatlerde Viyana’yı ardında bırakıp Salzburg merakını gidermek üzere yola koyulan bir guruptayım. Şehrin son evleri de gözden kaybolunca yerini yeşilin her tonunda ormanlar, çayırlar, golf sahaları alıyor. Fonda ağır, hüzünlü Mozart konçertolarını sessizce dinleyip camdan dışarıyı seyrederek batıya doğru yol alıyoruz. Dünyanın çeşitli yörelerinden on-on iki kişi erken kalkmış olmaktan mı, etrafımızdaki yağmurlu havadan mı, müziğin etkisinden mi nedir dalgın, içe dönük ve sakince oturuyor. Penceremizden ağaçlar, direkler, arabalar, tırlar, başka yollar, yolcular, yolculuklar geçiyor. Yolda olmak seyahatin en güzel zamanlarından biridir, sonunda hedeflediğin noktaya varmak üzere yola çıkmışsındır, artık oraya nasılsa ulaşacağını bilirsin, bir süredir zihnini dolduran keşke gitsem isteğinden, gidecek miyim? görecek miyim? yola çıkacak mıyım? sorularından kurtulmuş, gidiyor olmanın, varacağından emin olmanın getirdiği huzur, düşünün gerçekleşeceğini bilmenin verdiği esenlik içinde yolculuğun tadına varmak istersin. Yolculuğun keyfini yaşarken; içinde bulunduğun aracı, sürücüsünü, birlikte yolculuk ettiklerini, konakladığın yerleri es geçmez, ayrıntıları yakalamak, yolculuğu belleğine iyice yerleştirmek istersin. Yolculuğu böylesine an be an yaşarsan varılan hedefin tadını daha iyi çıkarır onu unutulmaz kılarsın, daha sonra aradan yıllar geçse de duyduğun bir müzik parçası, bir koku, bir görüntü sana hepsini olduğu gibi hatırlatır…….
Sis yavaş yavaş dağılıyor, yoğun bulutlar yükselişe geçti. Avusturya içlerinde cömert bir doğa ile çevriliyiz. Göl, nehir, tepe, çimen, çayır, orman bezemiş heryeri. Yaşam düzenli, ölçülü, bakımlı, çevreye saygılı duruşunu belli ediyor. Dağ köylerinden, küçük kasabalardan, yazın serinlemek kışın kaymak için kullanılan konukevlerinden geçiyoruz. Yıllar boyu buralarla ilgili ne çok şey duyduk, gördük. “Neşeli Günler” de Julie Andrews’un çocuklarla şarkı söyleyerek hoplaya zıplaya geçtiği kırlar çoğumuzun belleğine işlemiştir. Arabayla Avrupa’yı dolaşmanın moda olduğu altmışlı-yetmişli yıllar arasında her giden buraların güzelliğinden söz eder, dönüşte konukevlerinin tahtadan yapılmış modellerini seyahat anısı olarak getirirdi. Bizim evde de kapağını açtıkça hoş tınılar duyuran dik çatılı, küçük pencereli, pembe-kırmızı çiçeklikli bir müzik kutusu vardı. Öğle yemeği için aynını çağrıştıran evlerden birinin önünde duruyoruz. Bulutlar artık iyice yükseldi, güneş açtı, hafif bir esinti sıcağı dağıtıyor, tertemiz havayı soluyoruz. Yemek gelinceye dek çevrede yürüyorum, konuk evini, çevresindeki yeşilliği, kırmızı sardunya ve begonyaları, çayırlarda salınarak geviş getiren alacalı inekleri, sarışın, sıcak, güleryüzle buyur eden insanları, çimde golf oynayanları, göle doğru uzanan yarımadayı, üstündeki manastırı görüntülüyorum. İşte bu fotoğraflar benim seyahat anılarım olacak.
Salzburg öğle sonrası çökmüş sisler arasından beliriveriyor birden ve etkileyici. Ağır ağır akan büyük bir nehrin iki yakasında kurulu şehrin kayalıklar üzerindeki kalesi ilk önce dikkati çekiyor, sonra dik gri renkli çatıları yağmurdan parlamış eski evler, onları kuşatan ağaçlar, arka planda kilise kubbeleri ve katedral kuleleri, önde kıyı boyunca uzanan yemyeşil çimler ve nehir görünüyor. Eski kent (altstad) girişinde arabadan iniyoruz. Kocaman bir giriş kapısı, duvar resimleri ve heykelleriyle bizi karşılıyor; atlar! Bu duvarın ardında sırtını heybetli kayalara dayamış bir konumda ve yüzyıllardır ayakta duran evlerin saklandığı şehre giriyoruz. Keşif heyecanı beni hemen sarıyor. Ortaçağ kentlerinde dolaşmaya bayılırım, arabasız trafiksiz kornasız egzossuz daracık sokaklarında rahatça yürürüm, türlü gizler barındıran, içimde serüven duyguları uyandıran hazine adalarımdır onlar. Yürürüm…. Yürüyorum. Orta yerinde pazar kurulu bir meydana açılan geçitten içeri dalıp, etrafı inceliyorum, ne güzel bir yere gelmişim! İleride sarı boyalı beyaz pervazlı ahşap süslemeli olan ev ilgimi çekiyor, ah ne hoş bir sürpriz; Mozart’ın doğup büyüdüğü eve yönelmişim meğer. Hemen bilet alıp müze-eve giriyorum. Mozart’ın doğum günleri geldiğinde besteci tüm ülkede törenlerle anılıyor, posterleri, hediyelikleri satılıyor, konserler birbirini izliyor. Evin eşyaları, onun giysileri, piyanosu çok iyi korunmuş. Mutfak küçük ve karanlık, babasının eşyaları sevimsiz görünüyor. O güzelim müziğiyse evi doldurup taşıyor, müziğe neşeyi getirmiş gencecik yaşamını düşünerek biraz hüzünle dışarı çıkıyorum. Tam karşısındaki polis merkezi binası parmaklıklarının ardından evin resmini çekiyorum. Onun notaları gibi birer sanat eseri görünümündeki parmaklıklar arasından.
Kıvrılmış / bükülmüş / yassıltılmış / yuvarlanmış / uzatılmış / inceltilmiş /sivriltilmiş / birbiri içinden geçirilmiş / örülmüş ferforje parmaklıkların fotoğrafını çekmeden gidemezdim, diğerlerinin de. Bu kentin her yerinde ferforje imzalar var; Bir kilise bahçesinde çiçeklerle bezeli küçük mezarlığın görüntüsüne şiir katan yalın-dikey melek ve haç motifli ferforje başlıklar, kapılar, dükkan levhalarını taşıyan her tür tanıtım ve ilan panoları, pencere ve kapı koruyucular dövülmüş demir işçiliğinin en güzel örneklerini yansıtıyor. Yürürken başımı hafifçe kaldırarak ileri doğru bakmam yeterli, sokağın bir ucundan öbürüne bir ferforje cümbüşü altındayım. Bir anahtarcının kapısı üzerinden sokağa doğru uzanan yaprak yaprak dalların birleştiği noktada sarı bir kartal başı beliriyor, gagasından aşağı koca antik bir anahtar sallandırıyor. Cam eşya mağazasının vitrayla karışık güneş çarkı motifli pırıl pırıl dev levhası dikkat çekiyor. Aslında hepsi sade ama belirgin bir şıklıkla sunulan çeşitli biçimlerdeki tanıtım levhaları. Reklam panolarına, tabela kirliliğine geçit yok burada, gözü tırmalayan rahatsız eden neon ışıklara, plastiğe rastlamanız olanaksız. Dışarıdan bakıldığında şehrin oturmuş karakterini, tarihsel dokusunu koruyan bir uygulama hakim. Tüketim dünyasının küresel markaları yok mu? var elbet, işte Mc Donalds. Bej-gri renkli bir onbeşinci yüzyıl binadan sokağa uzanan süslü kıvrım kıvrım ferforje bir dal görüyorum, yeşil boyalı yaprakların üzerinde dimdik bir arslan aşağı bakıyor, dalların birleşme noktasında yine bir kartal kafası gagasında bir çelenk taşıyor çelengin ortasında ise sarı madenden Mc Donalds logosu (bir M harfi) var, işte tüm reklam bu kadar. Bu tanıtımlarda asıl sergilenen maden ustalarının hüneri. Aynı özen ve incelik balkon demirlerinde, kapı ve pencere alınlıklarında, bina girişlerinde tekrar tekrar göze çarpıyor, ferforje ustalarıyla dolu bir kentte bulunduğunuzu düşünüyorsunuz. Harika. Sokaklar arasından geçip yukarı kaleye doğru tırmanmaya karar vermişken başka ustalarla karşılaşıyorum.
Eski kentin orta yerinde bir meydanda kurulu tezgahların ardında durmaksızın çalışan üreten el emeğini sergileyen ustalarla. Meğer bugün panayır varmış, marangozdan aşçıya katılanların türlü çeşitli mahareti sergileniyor. Cam üfleyenler, seramik boyayanlar, pişirdiklerini sunanlar, bir laternacı; boynunda kırmızı mendil başında melon şapka, yamalı yeleği kareli gömleği siyah pantolonu, tıraşlı temiz yüzü gülen gözleri ile masallardan çıkıvermiş gibi çiçek çiçek boyalı ahşap laternanın kolunu çevirerek şarkılar çalıyor, bir yandan da çiçek desenli bir elbise giydirdiği maymunu ile şakalaşıyor. Nağmeleri dinle, bozuklukları bırak, hafif çiseleyen yağmura aldırmadan dolaş. Ne de olsa yaz yağmuru herkes rahat, kiminde şemsiye var kiminde şapka. Fötr şapkalı altı adamın çaldığı pan flüt sesine doğru çekiliyorum, çevreleri kalabalık, And Dağlarından yükselip buraya ulaştırdıkları müzik dinleyenleri coşturuyor.
Artık eski şehirden çıktım nehre paralel sokaklardayım, önüme kent yönetimine ait çevresi park bir bina çıkıyor. Heykellerle, bitkilerle süslü, fıskıyeli bir havuzu, çakıltaşı döşeli yolları var, içine banklar, dizi dizi fransız kafe iskemleleri yerleştirilmiş, elbette ferforjeden. Parkın öbür ucundan çıkıyorum, sokakta bir kalabalık birikmiş, önlerinde duran arabadan gelinle damat iniyor. Beyaz elbiseli başı tüllü elinde buketiyle bir gelin herkesin ilgi odağı. Rengarenk şemsiyeler altında toplanan davetlilerden biri sürekli resim çekiyor, ben de onları belgeleyip nehre yöneliyorum, geri dönüş zamanı yaklaştı. Kıyı boyunca yürürken yeni edindiğim şemsiyeme damlayan yağmurun sesi de pan flütler ve Mozart kadar hoşuma gidiyor.
Serap Başol
Plugin by wpburn.com wordpress themes


