takip et: Gönderiler | Yorumlar
arama
Öylesine etkileyici… bir rüya gibi…:BALİ
Üzerine yüzlerce seyahat yazısı yayınlanmış, kitaplar dolusu anlatılan Bali için ben neler söyleyebilirim? Sadece kendi izlenimlerimi, hissettiklerimi, düşündüklerimi elbette. Hani burayı görmesem olmazmış denilen türden bir yaşantı oldu diye söze başlıyorum.
Endonezya’nın birkaç yüz adasından hem de en küçüklerinden biri ama belki de en çok bilineni, hatta çoğu kimse Bali deyince ayrı bir ülke zannediyor. Öyle zaten. Ülkenin geri kalanından belli ki çok farklı. Endonezya komşusu Malezya gibi Müslümanların çoğunlukta olduğu toplumsal bir yapıda. (Öyleyse de ne olmuş? Dinlere göre sınıflandırmadan usanmadınız mı artık? Ben usandım. Parçalayıp bölmek üzere sınıflandırmak yeter gayrı bu çağda. Birleştirme zamanındayız artık).
Bali’ de insanlar yumuşak, hava yumuşak, doğa güzel, deniz-kumsal-güneş bol, herkes sanatçı, yaşamın her anı törensel; kutsanarak ve şükredilerek geçiyor.. Öylesine etkileyici… bir rüya gibi…
Pirinç tarlalarında bayraklar sallanıyor kuşları korkutmak için.
Adım başı bir tapınakla karşılaşıyorsunuz şükretmek ve dua etmek için.
Kişisel tapınaklar her bireyin kendi şükür sunağını iletmesi, aile tapınakları ev halkının şükranlarını sunması ve yiyeceklerinin kutsanması, halk tapınakları topluca ibadet etmek, özel günleri kutlamak, törenleri birarada gerçekleştirmek için…
Bu kutsama ve şükretmeler arasında günlük hayat yavaş ve yumuşak ilerliyor… Büyük şehirde yaşam hernekadar hızlanmış olsa da içerilere, yukarılara, köylere ulaştıkça tempodaki düşüşü hissediyorsunuz. Rehber kitaplarında batıdan gelen ziyaretçilere uyarılar var; yavaşlayın, sakinleşin, ada halkının günlük ritüellerine saygı gösterin ve anlamaya çalışın diye.
Anladıkça değerini bilirsiniz. İyi huylu yumuşak başlı davranışlarına siz de karşılık verebilirsiniz…
Bali ahalisi kendi sınıf sistemine sahip; Hintlilerden kalan sınıflandırma (kast) dörde indirgenmiş. İnsanların hangi sınıftan olduğu isimlerinden anlaşılıyor. Sınıflararası geçiş yok, ayrı sınıftan iki kişi evlenirse kadın kocasının sınıfına geçiyor. Hindu dini gelenekleri, Budizm bilgileri ve ada halkının yerel kültürü karışımından Bali’ye özgü bir yaşam biçimi çıkmış, batılılarla yoğun temasla geçen son yirmi yıl içinde bazıları değişse ve ne yazık ki yozlaşsa bile çoğunluk naif ve temiz kalmış. Hepsinin isimleri birbirine benziyor çünkü birinci çocuklara BUDDU, ikincilere MADE, üçüncü çocuğa YOMAN, ve dördüncü olursa GIDE adı veriliyormuş. Beşinci olursa tekrar baştan başlıyormuş. Kız erkek farketmiyor, dört tane isim var işte. Aile adları da soyadı kanunu ile birlikte soyadına dönüşmüş. İlk günkü rehberimizin adı Gide, demekki ailenin dördüncü çocuğu.
İlk gün adanın kuzey batısındaki kutsal Agung Dağı eteklerine kurulu Besakih tapınağına doğru yol alıyoruz. Adanın içlerine girdikçe tepeler, vadiler, kıvrılan yollar bizim kıyıları aratmıyor. En belirgin bitki örtüsü bir zamanlar Alanya’ yı güzelleştiren muz ağaçları. Muz ormanları demek daha doğru olacak. Bizim topçamlarımızın yerine de palmiyeler hakim. Tırmandıkça pirinç terasları seyreldi yeşillikler arttı. Yol düzgün, tek şeritli, asfalt, trafik tenha. Bir düzlükte park edip yürümeye başladık. Rehber önde biz ardında uzun batik eteklerimize sarınmış yokuş tırmanıyoruz. Tapınağa girerken bacakların kapalı olması şart. Üstler açık olabilir ama kadın erkek herkesin belinden dizine dek örtünmesi gerekiyor. Hindu dininin gereği bu. Sadece insanlar değil gördüğümüz tüm heykellerin bile belleri sarılı. Kenarından kıvrılıp bağlanan bir kumaş parçası (pareo) ile giyim koşulu yerine getiriliyor. Çok renkli ve estetik bir görüntü aslında, hele heykellerde çok şirin duruyor. Siyah-beyaz kareli, kenarı kırmızı ya da sarı biyeli kumaş etekler taş oyma insan/tanrı, hayvan/tanrı heykellerine çok yakışıyor. Besakih adanın en önemli tapınağı, içinde seksen ayrı sunak noktası ile önemli bayramlarda ada halkına hizmet ediyor. Sıkı bir yürüyüşle yokuş yukarı çıkıyoruz. Yol kenarı sağlı sollu türlü çeşitli dükkanlar emre amade. Törenleri kaçırmamak için hızla tırmanıyoruz. Önce tapınak gezilecek, alışveriş dönüşte. Biz içeri girerken kimileri dönüyor, sunaklarını bırakmış, dualarını etmiş, törene katılmış aileler, köylüler, turistler akın akın aşağı iniyor. Çok şanslıyız çünkü Mart ayı Balililer için çok önemli kutsal bir ay, en önemli törenler bu sıralar yapılıyor, belki bir ölü yakma törenine bile rastlarız.
Hinduizm ile ada yerlilerinin kültür birleşiminden çok renkli, sesli, canlı bir yaşam biçimi doğmuş. Balililer kadar adayı ziyarete gelenleri de etkileyen, derinliğini hissettiren bir yaşam haline gelmiş. Gelenleri tekrar tekrar kendine çekmesi sadece doğal güzelliği değil, adalıların yaşama, insana, doğaya, evrene ve yaratıcısına duydukları saygıdan kaynaklanıyor. Şükran duyguları ile dolu, yumuşak ve tümü sanatçı bir insan topluluğu gelenlerin önce ilgisini, giderek hayranlık ve takdirini topluyor. Balili oldukları için kendileri ile gurur duyan, sanatçılığı bu bizim doğal halimiz diye mütevazilikle taşıyan, doğal ortamlarını koruyarak birlikte yaşamayı sürdüren bu insanlardan Batılıların öğrenecekleri çok şey var.
Başka bir gün adanın ortasında, yüksek tepelere kurulu, ressamları ve sanat galerileriyle ünlü Ubud köyündeyiz. Yeşil yeşil yemyeşil alanlar, ormanlar içinden geçerek bu kez kutsal Ayung Irmağı yatağına doğru iniyoruz. Önce köyü gezdik, şimdi nehir yatağına inip raftinge çıkacağız. Sekizyüz basamaklık bir iniş bu, Ihlara vadisine inişimi hatırlıyorum; basamaklar daha azdı, tepede atıştıran kar aşağıda ılık bir yağmura dönüşmüştü.. Şimdi burada ne sıcaklık ne de çevrenin gözalıcı yeşilliği değişmiyor. Fujer ağaçları, muzlar, diffenbachialar tanıdığım bitkiler, diğerlerini ayırd etmek için bitkibilimle uğraşmak gerek. Yüzlerce yeşil basamağın sonuna vardığımızda sürekli inmekten dizlerimiz titriyor. Kafamızda kasklar, sırtımızda can yelekleri, elimizde bir şişe su rehberimizi dinleyip bizleri bekleyen altı kişilik botlara yöneliyoruz. Ayung Irmağının azgın akıntılarıyla boğuşup tehlikeli kayalıkları aşarak korkunç bir macera yaşayacağız.
Şaka şaka, bazı TV dizilerindeki sersemce tanıtımlarla dalga geçiyorum sadece. Kürekleri ne yöne çekeceğimizi sürekli uyararak hatırlatan ve aslında bizi oyalamaya çalışan rehberlerden biri Türk olduğumuzu öğrenince geçen yıllarda Çoruh Nehrinde yapılan Dünya Rafting Şampiyonasına katıldığını söyledi. Çoruh dünyada dördüncü tehlikeli (bu kez gerçek!) nehirmiş meğer. Hemen övünüp kollarımızı kabarttık. Gitmişmiyiz sorusunun cevabını ise “yok henüz fırsat bulamadık” türünden ıkınıp sıkınmalarla geçiştirdik. Türk olduğumuzu anlayıp Apo’nun hatırını soran Basklı bir çifte (Basklılara sempati duyardım) dikkatimiz ve yumruğumuz dönmüştü ki ‘botlara hücum’ komutunu alıp hırsımızı nehir suyunu kürekleyerek çıkardık.
Çok zevkli. Gerçekten. İnsan kendini belgesel bir filmin içindeymiş gibi hissediyor. Suda çığlıklar atarak ilerliyoruz. Nehrin kıvrımları bazı yerlerde çok keskin, ıslanmamak imkansız. Kayaların çevresinden dönerek, bazen kıyıya çarparak ilerlerken, suyun sakinleştiği bir yerde bizi bekleyen sürprize bayılıyorum. Yukarılardan dökülen küçük bir çağlayanın altına gireceğiz. Bottan inip yarı belimize kadar suda yürüyüp çağlayana giriyoruz. İyi ki kaskımız var. Dökülen suyun şiddeti, kafaları sersem edici. Ama nasıl keyifli, harika. Yine avaz avaz bağıran çocuklar halindeyiz. Daha sonra sığlaşmış ve sakin nehir sularında kah yürüyüp, kah yüzerek mola yerimize ulaşıyoruz. Mayolarımızı değişip kurt gibi acıkmış halde bizim için yerli kadınların hazırladığı leziz Bali yemeklerine koşuyoruz. Sade ancak ince zevkli sunumlarıyla hayranlık uyandırıcılar. Kocaman muz yapraklarında servise sunulmuşlar. Bazısı ince çöp şişlere takılı, hepsinde çiçekler, elde örülmüş ince hasırlardan süsler var. Yemeğe kıyamazsın, bakmaya doyamazsın. Resimlerini çekip saklayalım bari…
Daha sonra hafif eğimli yokuşlardan tekrar yukarılara Ubud köyüne doğru yürüyoruz. Yol boyu her yaştan satıcılar yanımıza yaklaşıyor. Çoğu kendi yaptığı, ya da köyünde yapılan güzelim el işlerinden çeşitli ıvır kıvır eşyayı satmaya çalışıyor. İlgilenmezsen aralarından geçip gidiyorsun. Ama kazara kaça diye sorarsan yandın. Sen onu alıncaya kadar peşini bırakmıyorlar. Madem ki sordun, almak istedin, kaç paraya alacaksan vereyim bari diye düşünürlermiş. Böylece istemeden yüzlerce şey alabilirsin. Ve dükkanlarda, hele otellerdeki mağazalarda gördüğün ürünleri ondabir fiatına bu biçare çoluk çocuğun elinden almak mümkün. Bu nazik ve sanatkar ahalinin büyük bölümünün yaşam koşulları belki de yoksulluk sınırlarının altında olduğundan, senin cebindeki birkaç kuruş onlar için okadar önemli ki… güzelim el oyması işleri hiç kuruşa almak için insafsızca pazarlık eden kimi turistlere çok kızıyorum. Batı ülkelerinin kimi marka dükkanlarında binlerce dolar ödeyerek yaptıkları alışverişlerin acısını sanki buralarda çıkaracaklar. Oof of.
Ubud köyüne geri döndüğümüzde çok güzel bir otel terasında oturup dinleniyoruz. Birkaç saat önce içinden coşku ile aktığımız ırmağı yukarıdan seyreden bir manzaraya karşıyız. AMANDARİ efsanevi “huzurlu ruhlar” yöresinde şiirsel bir otel. Otel olduğunu anlamak zor, ferah büyük bir ev sanıyor insan ilk girişte. Bali köy evleri tarzında mimarisi, çevrenin sakinliği ve huzurlu güzelliği içinde vadinin yukarısında konumlanmış. Pirinç teraslarına bakan tarafta kendisi de pirinç terası biçiminde bir havuzu var. Odaların herbiri birer küçük ev, nefis bir bahçenin içine ayrı ayrı yerleştirilmişler. Rehberimizin söylediğine göre Mick Jagger ile Jerry Hall bir Hindu töreni ile burada evlenip balayı geçirmişler, çok romantik… Otelin girişinde küçük bir tapınak var, tepeleme sunak dolu. Birazdan başlayacak tören için önce müzisyenler yerini alıyor. Oteli dolaşırken rastladığım küçük dansçı kızlar bu törene hazırlanmış olmalılar. Pembeli kırmızılı giysiler içinde yüzleri makyajlı, saçları süslü son rötuşları atıyorlardı. Görevlerini ciddiye almanın şirinliği içinde müzik eşliğinde dansa başlıyorlar. Ve yağmur da başlıyor. Bahçenin bir kenarında yere uzanmuş bir kaplan heykeli var. Otelin koruyucusunu simgeliyormuş. Üstünde örtüsü, kulağında taze bir çiçek, başucunda güneşten ve yağmurdan koruyan bir şemsiye var. Bu inançların çocuksu ve naif yanı çok hoşuma gidiyor, sürekli gülümseyerek dolaşıyorum..
Tapınak müziği (Gamelan) de çok hoşuma gitti. Dikkati müziğe çekerek zihni oyalayan ve gevşetip bilinci açmaya yarayan meditatif bir etkisi var. Tapınaklarda çalınması boşuna değil, yaradanın huzurunda onun söylediklerini dinlemeye fırsat sağlayan bir konuma geçiriyor insanı. Böyle sakinleşip müziğe kapıldığımızda şüpheci, sorgulayan sürekli deneysel kanıtlar peşinde koşan mantığımızı geçici olarak askıya alıp devre dışı bırakabiliyor, ruhumuzun sesine kulak verebiliyoruz, sezgilerimize, bilgi okyanusundan bize akanlara açılabiliyoruz.
Bali halkının inanç sistemi beş temel inanca ve onlardan geliştirilen yaşam felsefesine dayanıyor. Beş ana inanç sırasıyla ; TANRI ya, RUH a, KARMA ya, TEKRAR DOĞUŞ a ve BİRLEŞME ye olan inançları. Tanrı; herşeyi var eden yüce Yaradan. Ruh; Yaratılmış her varlığın sahip olduğu ilahi yan. Karma; ne ekersen onu biçersin demek olan yaşadığımız sürece yaptığımız, söylediğimiz, düşündüğümüz her şeyin sorumluluğunu bize yükleyen ve dengeyi kollayan yasa. Tekrar Doğuş; ruhun tekamül ederek (iyiye, doğruya, güzele doğru evrimleşerek) ilerlemesi için bu dünyaya geri gelmesini sağlayan yasa. Birleşme ise evrimleşen ruhun Yüce Yaradana bilinçli olarak kavuşması demek.
Yaşam felsefesini özetle; insanın Tanrı ile ilişkisine, insanların birbirleriyle olan ilişkilerine, insanın çevre ile (toprak, bitkiler, hayvanlar, metal, elementler) olan ilişkisine dayandıran halk bunların hepsi için özel bayram günlerinde kutlamalar yapıyor ve ilgilisine şükranlarını sunma fırsatı buluyor. Ayrıca çocuklar çok önemli. Çocuklar için kutlama günleri hayatlarında önemli bir yer tutuyor: Çocuk doğmadan önce, çocuk doğduktan sonra, 3 aylıkken, 6 aylıkken, ergenlik çağına girdiğinde, dişlerin törpülenme zamanı geldiğinde, evlenirken ve atalarını anmak için yapılan törenler yaşamın yeni devrelerine geçişi hazırlayan ve kutsayan kutlama fırsatları.
Bali dünyamızda özel nadide bir mücevher olarak kalmış yerlerin belki de biriciği, ancak görünen o ki fiziksel ve ruhsal bu güzellik hızla tükeniyor, bozuluyor, içerilere kuytu köşelere çekiliyor. Bizlere düşen çok geçmeden, kaybolmadan önce onu tutabilmek, kucaklamak, saf naif bilgeliğini ruhlarımıza sindirebilmek.
Serap Başol
Üzerine yüzlerce seyahat yazısı yayınlanmış, kitaplar dolusu anlatılan Bali için ben neler söyleyebilirim? Sadece kendi izlenimlerimi, hissettiklerimi, düşündüklerimi elbette. Hani burayı görmesem olmazmış denilen türden bir yaşantı oldu diye söze başlıyorum.
Endonezya’nın birkaç yüz adasından hem de en küçüklerinden biri ama belki de en çok bilineni, hatta çoğu kimse Bali deyince ayrı bir ülke zannediyor. Öyle zaten. Ülkenin geri kalanından belli ki çok farklı. Endonezya komşusu Malezya gibi Müslümanların çoğunlukta olduğu toplumsal bir yapıda. (Öyleyse de ne olmuş? Dinlere göre sınıflandırmadan usanmadınız mı artık? Ben usandım. Parçalayıp bölmek üzere sınıflandırmak yeter gayrı bu çağda. Birleştirme zamanındayız artık).
Bali’ de insanlar yumuşak, hava yumuşak, doğa güzel, deniz-kumsal-güneş bol, herkes sanatçı, yaşamın her anı törensel; kutsanarak ve şükredilerek geçiyor.. Öylesine etkileyici… bir rüya gibi…
Pirinç tarlalarında bayraklar sallanıyor kuşları korkutmak için.
Adım başı bir tapınakla karşılaşıyorsunuz şükretmek ve dua etmek için.
Kişisel tapınaklar her bireyin kendi şükür sunağını iletmesi, aile tapınakları ev halkının şükranlarını sunması ve yiyeceklerinin kutsanması, halk tapınakları topluca ibadet etmek, özel günleri kutlamak, törenleri birarada gerçekleştirmek için…
Bu kutsama ve şükretmeler arasında günlük hayat yavaş ve yumuşak ilerliyor… Büyük şehirde yaşam hernekadar hızlanmış olsa da içerilere, yukarılara, köylere ulaştıkça tempodaki düşüşü hissediyorsunuz. Rehber kitaplarında batıdan gelen ziyaretçilere uyarılar var; yavaşlayın, sakinleşin, ada halkının günlük ritüellerine saygı gösterin ve anlamaya çalışın diye.
Anladıkça değerini bilirsiniz. İyi huylu yumuşak başlı davranışlarına siz de karşılık verebilirsiniz…
Bali ahalisi kendi sınıf sistemine sahip; Hintlilerden kalan sınıflandırma (kast) dörde indirgenmiş. İnsanların hangi sınıftan olduğu isimlerinden anlaşılıyor. Sınıflararası geçiş yok, ayrı sınıftan iki kişi evlenirse kadın kocasının sınıfına geçiyor. Hindu dini gelenekleri, Budizm bilgileri ve ada halkının yerel kültürü karışımından Bali’ye özgü bir yaşam biçimi çıkmış, batılılarla yoğun temasla geçen son yirmi yıl içinde bazıları değişse ve ne yazık ki yozlaşsa bile çoğunluk naif ve temiz kalmış. Hepsinin isimleri birbirine benziyor çünkü birinci çocuklara BUDDU, ikincilere MADE, üçüncü çocuğa YOMAN, ve dördüncü olursa GIDE adı veriliyormuş. Beşinci olursa tekrar baştan başlıyormuş. Kız erkek farketmiyor, dört tane isim var işte. Aile adları da soyadı kanunu ile birlikte soyadına dönüşmüş. İlk günkü rehberimizin adı Gide, demekki ailenin dördüncü çocuğu.
İlk gün adanın kuzey batısındaki kutsal Agung Dağı eteklerine kurulu Besakih tapınağına doğru yol alıyoruz. Adanın içlerine girdikçe tepeler, vadiler, kıvrılan yollar bizim kıyıları aratmıyor. En belirgin bitki örtüsü bir zamanlar Alanya’ yı güzelleştiren muz ağaçları. Muz ormanları demek daha doğru olacak. Bizim topçamlarımızın yerine de palmiyeler hakim. Tırmandıkça pirinç terasları seyreldi yeşillikler arttı. Yol düzgün, tek şeritli, asfalt, trafik tenha. Bir düzlükte park edip yürümeye başladık. Rehber önde biz ardında uzun batik eteklerimize sarınmış yokuş tırmanıyoruz. Tapınağa girerken bacakların kapalı olması şart. Üstler açık olabilir ama kadın erkek herkesin belinden dizine dek örtünmesi gerekiyor. Hindu dininin gereği bu. Sadece insanlar değil gördüğümüz tüm heykellerin bile belleri sarılı. Kenarından kıvrılıp bağlanan bir kumaş parçası (pareo) ile giyim koşulu yerine getiriliyor. Çok renkli ve estetik bir görüntü aslında, hele heykellerde çok şirin duruyor. Siyah-beyaz kareli, kenarı kırmızı ya da sarı biyeli kumaş etekler taş oyma insan/tanrı, hayvan/tanrı heykellerine çok yakışıyor. Besakih adanın en önemli tapınağı, içinde seksen ayrı sunak noktası ile önemli bayramlarda ada halkına hizmet ediyor. Sıkı bir yürüyüşle yokuş yukarı çıkıyoruz. Yol kenarı sağlı sollu türlü çeşitli dükkanlar emre amade. Törenleri kaçırmamak için hızla tırmanıyoruz. Önce tapınak gezilecek, alışveriş dönüşte. Biz içeri girerken kimileri dönüyor, sunaklarını bırakmış, dualarını etmiş, törene katılmış aileler, köylüler, turistler akın akın aşağı iniyor. Çok şanslıyız çünkü Mart ayı Balililer için çok önemli kutsal bir ay, en önemli törenler bu sıralar yapılıyor, belki bir ölü yakma törenine bile rastlarız.
Hinduizm ile ada yerlilerinin kültür birleşiminden çok renkli, sesli, canlı bir yaşam biçimi doğmuş. Balililer kadar adayı ziyarete gelenleri de etkileyen, derinliğini hissettiren bir yaşam haline gelmiş. Gelenleri tekrar tekrar kendine çekmesi sadece doğal güzelliği değil, adalıların yaşama, insana, doğaya, evrene ve yaratıcısına duydukları saygıdan kaynaklanıyor. Şükran duyguları ile dolu, yumuşak ve tümü sanatçı bir insan topluluğu gelenlerin önce ilgisini, giderek hayranlık ve takdirini topluyor. Balili oldukları için kendileri ile gurur duyan, sanatçılığı bu bizim doğal halimiz diye mütevazilikle taşıyan, doğal ortamlarını koruyarak birlikte yaşamayı sürdüren bu insanlardan Batılıların öğrenecekleri çok şey var.
Başka bir gün adanın ortasında, yüksek tepelere kurulu, ressamları ve sanat galerileriyle ünlü Ubud köyündeyiz. Yeşil yeşil yemyeşil alanlar, ormanlar içinden geçerek bu kez kutsal Ayung Irmağı yatağına doğru iniyoruz. Önce köyü gezdik, şimdi nehir yatağına inip raftinge çıkacağız. Sekizyüz basamaklık bir iniş bu, Ihlara vadisine inişimi hatırlıyorum; basamaklar daha azdı, tepede atıştıran kar aşağıda ılık bir yağmura dönüşmüştü.. Şimdi burada ne sıcaklık ne de çevrenin gözalıcı yeşilliği değişmiyor. Fujer ağaçları, muzlar, diffenbachialar tanıdığım bitkiler, diğerlerini ayırd etmek için bitkibilimle uğraşmak gerek. Yüzlerce yeşil basamağın sonuna vardığımızda sürekli inmekten dizlerimiz titriyor. Kafamızda kasklar, sırtımızda can yelekleri, elimizde bir şişe su rehberimizi dinleyip bizleri bekleyen altı kişilik botlara yöneliyoruz. Ayung Irmağının azgın akıntılarıyla boğuşup tehlikeli kayalıkları aşarak korkunç bir macera yaşayacağız.
Şaka şaka, bazı TV dizilerindeki sersemce tanıtımlarla dalga geçiyorum sadece. Kürekleri ne yöne çekeceğimizi sürekli uyararak hatırlatan ve aslında bizi oyalamaya çalışan rehberlerden biri Türk olduğumuzu öğrenince geçen yıllarda Çoruh Nehrinde yapılan Dünya Rafting Şampiyonasına katıldığını söyledi. Çoruh dünyada dördüncü tehlikeli (bu kez gerçek!) nehirmiş meğer. Hemen övünüp kollarımızı kabarttık. Gitmişmiyiz sorusunun cevabını ise “yok henüz fırsat bulamadık” türünden ıkınıp sıkınmalarla geçiştirdik. Türk olduğumuzu anlayıp Apo’nun hatırını soran Basklı bir çifte (Basklılara sempati duyardım) dikkatimiz ve yumruğumuz dönmüştü ki ‘botlara hücum’ komutunu alıp hırsımızı nehir suyunu kürekleyerek çıkardık.
Çok zevkli. Gerçekten. İnsan kendini belgesel bir filmin içindeymiş gibi hissediyor. Suda çığlıklar atarak ilerliyoruz. Nehrin kıvrımları bazı yerlerde çok keskin, ıslanmamak imkansız. Kayaların çevresinden dönerek, bazen kıyıya çarparak ilerlerken, suyun sakinleştiği bir yerde bizi bekleyen sürprize bayılıyorum. Yukarılardan dökülen küçük bir çağlayanın altına gireceğiz. Bottan inip yarı belimize kadar suda yürüyüp çağlayana giriyoruz. İyi ki kaskımız var. Dökülen suyun şiddeti, kafaları sersem edici. Ama nasıl keyifli, harika. Yine avaz avaz bağıran çocuklar halindeyiz. Daha sonra sığlaşmış ve sakin nehir sularında kah yürüyüp, kah yüzerek mola yerimize ulaşıyoruz. Mayolarımızı değişip kurt gibi acıkmış halde bizim için yerli kadınların hazırladığı leziz Bali yemeklerine koşuyoruz. Sade ancak ince zevkli sunumlarıyla hayranlık uyandırıcılar. Kocaman muz yapraklarında servise sunulmuşlar. Bazısı ince çöp şişlere takılı, hepsinde çiçekler, elde örülmüş ince hasırlardan süsler var. Yemeğe kıyamazsın, bakmaya doyamazsın. Resimlerini çekip saklayalım bari…
Daha sonra hafif eğimli yokuşlardan tekrar yukarılara Ubud köyüne doğru yürüyoruz. Yol boyu her yaştan satıcılar yanımıza yaklaşıyor. Çoğu kendi yaptığı, ya da köyünde yapılan güzelim el işlerinden çeşitli ıvır kıvır eşyayı satmaya çalışıyor. İlgilenmezsen aralarından geçip gidiyorsun. Ama kazara kaça diye sorarsan yandın. Sen onu alıncaya kadar peşini bırakmıyorlar. Madem ki sordun, almak istedin, kaç paraya alacaksan vereyim bari diye düşünürlermiş. Böylece istemeden yüzlerce şey alabilirsin. Ve dükkanlarda, hele otellerdeki mağazalarda gördüğün ürünleri ondabir fiatına bu biçare çoluk çocuğun elinden almak mümkün. Bu nazik ve sanatkar ahalinin büyük bölümünün yaşam koşulları belki de yoksulluk sınırlarının altında olduğundan, senin cebindeki birkaç kuruş onlar için okadar önemli ki… güzelim el oyması işleri hiç kuruşa almak için insafsızca pazarlık eden kimi turistlere çok kızıyorum. Batı ülkelerinin kimi marka dükkanlarında binlerce dolar ödeyerek yaptıkları alışverişlerin acısını sanki buralarda çıkaracaklar. Oof of.
Ubud köyüne geri döndüğümüzde çok güzel bir otel terasında oturup dinleniyoruz. Birkaç saat önce içinden coşku ile aktığımız ırmağı yukarıdan seyreden bir manzaraya karşıyız. AMANDARİ efsanevi “huzurlu ruhlar” yöresinde şiirsel bir otel. Otel olduğunu anlamak zor, ferah büyük bir ev sanıyor insan ilk girişte. Bali köy evleri tarzında mimarisi, çevrenin sakinliği ve huzurlu güzelliği içinde vadinin yukarısında konumlanmış. Pirinç teraslarına bakan tarafta kendisi de pirinç terası biçiminde bir havuzu var. Odaların herbiri birer küçük ev, nefis bir bahçenin içine ayrı ayrı yerleştirilmişler. Rehberimizin söylediğine göre Mick Jagger ile Jerry Hall bir Hindu töreni ile burada evlenip balayı geçirmişler, çok romantik… Otelin girişinde küçük bir tapınak var, tepeleme sunak dolu. Birazdan başlayacak tören için önce müzisyenler yerini alıyor. Oteli dolaşırken rastladığım küçük dansçı kızlar bu törene hazırlanmış olmalılar. Pembeli kırmızılı giysiler içinde yüzleri makyajlı, saçları süslü son rötuşları atıyorlardı. Görevlerini ciddiye almanın şirinliği içinde müzik eşliğinde dansa başlıyorlar. Ve yağmur da başlıyor. Bahçenin bir kenarında yere uzanmuş bir kaplan heykeli var. Otelin koruyucusunu simgeliyormuş. Üstünde örtüsü, kulağında taze bir çiçek, başucunda güneşten ve yağmurdan koruyan bir şemsiye var. Bu inançların çocuksu ve naif yanı çok hoşuma gidiyor, sürekli gülümseyerek dolaşıyorum..
Tapınak müziği (Gamelan) de çok hoşuma gitti. Dikkati müziğe çekerek zihni oyalayan ve gevşetip bilinci açmaya yarayan meditatif bir etkisi var. Tapınaklarda çalınması boşuna değil, yaradanın huzurunda onun söylediklerini dinlemeye fırsat sağlayan bir konuma geçiriyor insanı. Böyle sakinleşip müziğe kapıldığımızda şüpheci, sorgulayan sürekli deneysel kanıtlar peşinde koşan mantığımızı geçici olarak askıya alıp devre dışı bırakabiliyor, ruhumuzun sesine kulak verebiliyoruz, sezgilerimize, bilgi okyanusundan bize akanlara açılabiliyoruz.
Bali halkının inanç sistemi beş temel inanca ve onlardan geliştirilen yaşam felsefesine dayanıyor. Beş ana inanç sırasıyla ; TANRI ya, RUH a, KARMA ya, TEKRAR DOĞUŞ a ve BİRLEŞME ye olan inançları. Tanrı; herşeyi var eden yüce Yaradan. Ruh; Yaratılmış her varlığın sahip olduğu ilahi yan. Karma; ne ekersen onu biçersin demek olan yaşadığımız sürece yaptığımız, söylediğimiz, düşündüğümüz her şeyin sorumluluğunu bize yükleyen ve dengeyi kollayan yasa. Tekrar Doğuş; ruhun tekamül ederek (iyiye, doğruya, güzele doğru evrimleşerek) ilerlemesi için bu dünyaya geri gelmesini sağlayan yasa. Birleşme ise evrimleşen ruhun Yüce Yaradana bilinçli olarak kavuşması demek.
Yaşam felsefesini özetle; insanın Tanrı ile ilişkisine, insanların birbirleriyle olan ilişkilerine, insanın çevre ile (toprak, bitkiler, hayvanlar, metal, elementler) olan ilişkisine dayandıran halk bunların hepsi için özel bayram günlerinde kutlamalar yapıyor ve ilgilisine şükranlarını sunma fırsatı buluyor. Ayrıca çocuklar çok önemli. Çocuklar için kutlama günleri hayatlarında önemli bir yer tutuyor: Çocuk doğmadan önce, çocuk doğduktan sonra, 3 aylıkken, 6 aylıkken, ergenlik çağına girdiğinde, dişlerin törpülenme zamanı geldiğinde, evlenirken ve atalarını anmak için yapılan törenler yaşamın yeni devrelerine geçişi hazırlayan ve kutsayan kutlama fırsatları.
Bali dünyamızda özel nadide bir mücevher olarak kalmış yerlerin belki de biriciği, ancak görünen o ki fiziksel ve ruhsal bu güzellik hızla tükeniyor, bozuluyor, içerilere kuytu köşelere çekiliyor. Bizlere düşen çok geçmeden, kaybolmadan önce onu tutabilmek, kucaklamak, saf naif bilgeliğini ruhlarımıza sindirebilmek.
Serap Başol



