takip et: Gönderiler | Yorumlar

leader

CANCUN

0 yorum
CANCUN

Meksika Körfezi üzerinden uçarak ulaştığımız Yukatan yarımadası kıyıları; mavi turkuvaz tonlarında koylar, lagunlar ve bembeyaz kumsallarla çevrili görüntüsüyle büyüleyiciydi. Karayip Denizine açılan bu kıyılar ülkenin Pasifik Okyanusuna bakan batı sahillerinden çok farklı. İri dalgalar, sörfçüler, altın renkli kumsallar o tarafta kalıyor. Doğu  yakası ise önce ufukta görünen mercan kayalıklarında kırılıyor, sonra beyaz kumlar üzerinden yumuşacık kayan sakin bir denize dönüşerek, palmiyelere ve meraklıları çeken zengin sualtı yaşamına kavuşuyor. Otelimiz açıklı koyulu camgöbeği renkli bir denize bakan balkon manzarası ile çok hoşumuza gidiyor. Upuzun kumsalın beyazlığı insanın gözünü alıyor.

İlk işimiz civarı keşfetmek, öğle sıcağı olduğu için denize inmek yerine kente gitmeyi seçiyoruz. Sokaklarda beyaz boyalı kübik mimarisiyle Bodrum’ u çağrıştıran evleri inceliyor, küçük tefek boyları, koyu esmer tenleri ile -artık güneş mi kavurmuş, yoksa genetik özelliklerinden mi bu renk diye kararsız kaldığımız- dünya çirkini ama çok güleç satıcılarla selamlaşıyoruz: “por favor siyorita, don desta”. Bence İspanyolca eğlenceli bir dil. Latin dilleri arasında kulağımda neşeli seslerle en çok o tınılanıyor. Vurguları ve bazı kelime telaffuzlarını komik buluyorum. “b” ve “v” harflerini birbirleri yerine kullanıyor olmalarını önce garipsemiştim, şimdi her duyduğumda gülümserim. Biz Küba deriz ya, onlar Kuva der, biz Valencia diye okuruz onlar Balencia diye. Eğlenceli.

Tropik kuşaktaki yerleri ziyaret etmenin en büyük ödüllerinden biri de yiyecekleridir. Kendine has kokuları ve tatlarıyla özel bir yere sahip olan ananas, papaya ve mangolardan bol bol yemek istiyoruz. Yolumuza çıkan bir süpermarkete  girip bütün egzotik meyvalardan satın alıyoruz. Hesabı öderken bize bir form doldurtan kasiyere otelin adını ve telefonumuzu bırakıyoruz. Bir çekiliş yapılacakmış, belki size çıkar filan diye bişeyler geveliyor. Otele geri dönüp öğleden sonraki kumsal ve deniz keyfimize bakıyoruz. Mercan kayalıklı tüm sahiller insanda nedense “cennet gibi” çağrışımını yapıyor. Tüm sorunlardan ve sorumluluklardan uzakta, kısa bir anlığına da olsa tatilde bulunmanın getirdiği hisler yüzünden olmalı.

Cancun  oteller bölgesinde turistler için büyük alışveriş alanları yapılmış; renkli Meksika mimarisini yansıtıyor. İçi dışı kocaman tropik bitkilerle çevrili, temiz, bakımlı ve güzel yerler. İçlerinde  çeşitli zincir lokanta ve dükkanlar var. Aniden bastıran tropik yağmurlardan kaçıp sığınmak için elverişli.  Hard Rock Cafe’nin önüne dikilmiş koca bir direğin üzerinde eski, üstü açık, nefis pembe bir kadillak dikkatimi çekiyor, hemen yanına gidip altında resim çektiriyorum. Yemek için seçimimiz bol acılı Meksika yemekleri. Bu yemeklerle de illa ki Meksika şarkıları dinlenecek ama onlar acılı değil, tam aksine neşeli; “Vamos a la plaja, Quando caliente del sol”.  Bu gezide annemleyim, bizimle ısrarla İspanyolca konuşan ve cevap alamayınca “amma da garipsiniz” ifadesiyle bakan garsonlara, mağaza sahiplerine, taksi şoförlerine; Meksikalı veya Arjantinli veya İspanyol veya diğer Güney Amerika ülkelerinden birinden olmadığımızı anlatmaya çalışarak çok gülüyoruz.

—————

Başka bir gün Cancun’un karşısında uzanan Cozumel adasına gidiyoruz. Önce yine muhteşem bir kumsalda denize girerek başlayan tekne yolculuğu yaklaşık bir saat sürüyor.  Ana karanın elli mil açıklarında küçük, az nüfüslu bir ada burası. Karayip Denizinin tüm nimetlerine sahip bu adanın doğu kıyıları otellere, batısı ise koruma altındaki orman ve kumsallara ayrılmış. Brooke Shields’i meşhur eden “Blue Lagoon” filmi burada çekilmiş; ünlü göl sahnelerinin çekildiğini söyledikleri göl insanın gözüne minnacık görünüyor ve beklentisi yüksek olanları biraz hayal kırıklığına uğratıyor. Ama koruma altındaki orman alanları gerçekten çok güzel. Bindiğimiz minibüsün ardına dek açık geniş camlarından doya doya bitki örtüsünü seyrediyoruz. Orman alanı içinden geçen daracık toprak yolda durmak yasak çünkü. Bir süre sonra tropik ormandan çıkıp merkeze doğru ilerliyoruz.  Denizaltı yaşamının aptal plastik örneklerini ve elişi sanatlarını sunan küçük bir müzeyi, tarihi kişilerin anıtlarını, kafeleri ve hediyelik eşya dükkanlarıyla merkez olan San Miguel’i çabucak gezip deniz kıyısına yöneliyoruz. Annem güneşlenmeye ben sualtı seyrine dalıyoruz.

Denize  girdiğim yer balık kaynıyor, o kadar çoklar ve hiç kaçmıyorlar ki onlara ellerimle dokunabiliyorum, komik, kaygan ve çok hızlılar. Yüzüme deniz maskemi yerleştirip aşağı baktığımdaysa gerçekten bir cennete giriyorum. Su ılık, rahat rahat yüzüyorum, ağır çekimle yaşanan bu gizemli dünyada keşiflerimin tadını çıkarıyorum. Rengarenk masalsı bir güzellik alemi ile kuşatılmış durumdayım. Suyun hareketleriyle salınan kırmızılı turunculu yelpazeler kayalar arasından gizli geçitlere açılan kapılar gibi bana yol veriyor. Balık sürüleri irili ufaklı, parlak gümüşi borazanlar çalıyor; fosforlu sarı-mor-yeşil-mavi renklerle bezeli iri papağan balıkları solo resitaller veriyor; kırmızı mercanlar, pembe mercanlar, beyaz mercanlar arpte; otlar ve taşlar deniz yıldızlarının ağır salınımına tempo tutuyor; deniz altında hepsi birarada kendi yaşam  akışları içinde uyumlu koskoca bir orkestra halindeler; sessiz müthiş bir senfoni izlemekteyim! Sualtına dalarak dünyalarına konuk olan ben, orada geçici olduğumu unutmadan ve bu cezbedici dünyanın büyüsünü bozmaktan çekinerek sessiz-sakin yüzüyorum. Saatlerce sudan çıkmak istemiyorum ama artık hava kararıyor. Akşam dönüş yolundayken aniden çıkan rüzgar çok geçmeden fırtınaya dönüşüyor. Teknemiz  sağanak yağmur, şimşek, gök gürültüsü ve iri dalgalar arasında sallanarak ancak iki saatte geriye dönebiliyor. Korku içinde birbirine sokulu ve ıslak yolcu kalabalığı benim huzurlu hatta içten içe gülümseyen halime şaşırıyor. Bense öyle mutlu bir gün geçirdim ki şimdi denizin ve havanın bize görkemli bir uğurlama töreni düzenlediklerini düşünüyorum.

Gece otelimize varıyoruz. Odada kurulanırken gelen bir telefonla günün sürprizleri devam ediyor. Bizi arayan bir hanım süpermarketteki çekilişte ikinci büyük ödülü kazandığımızı müjdeliyor! Ertesi gün tekneyle büyük lagun turuna (birinci ödül Bahama turuymuş) bekleniyormuşuz. Ayrıca bin dolarlık bir armağanımız daha varmış. Şaka değil gerçek diyor! Seyahati bedavaya getirmiş olmanın sevinci ve ertesi günün tatlı hayalleri ile uykuya dalıyoruz. Sabah keyifle kalkıp sahile bakan terasta kahvaltı ediyoruz; çimler üzerinde, palmiyeler gölgesinde lezzetli meyveler yiyerek güne başlamak insanı canlandırıyor. Sonra otelin ön kapısına çıkıp bizi almaya gelecek  arabayı beklerken ahbaplık ettiğimiz Austin’li genç çiftin de aynı ödülle çağrıldığını öğreniyoruz. Bunda bir gariplik var ama ne? diye düşünerek lagun turuna çıkıyoruz. Yeşil-mavi renklerle başlayan tekne gezisi kısa bir süre sonra kıyıdaki yazlık bir sitenin önünde son buluyor. Site satış ofisinden içeri buyur edip bu promosyonun gerçek amacını açıklıyorlar: ABD’li zengin turistlere Meksika’nın güneşli ve ucuz sahillerinde konforlu yazlıklar pazarlamak. Emeklilik için yatırım yapıp buraya yerleşen Teksas’lıların sayısı arttıkça, kendi sitesinden yer satmak isteyen mütahitlerin çekici yöntemleri de artıyor anlaşılan. Bin dolarlık ödül yanında tura davet herkesin ağzının suyunu akıtıyor. İyi de durup dururken bin doları niye versinler? Hem de bizim gibi ev alması söz konusu bile olmayanlara? Vermiyorlar tabii ki; bu ödül nakit değil, devlet tahviliymiş.  Vadesine bakıyorum, tam yirmiiki yıl sonrasına! Bugün kaç lira eder? sorusunun cevabını ise İstanbul’a dönünce bankadan öğreniyorum; sadece yirmisekiz dolar!

———————-

Yukatan yarımadası Maya uygarlığının geliştiği bir bölge, o yüzden burada maya kültürü izlerine sıkça rastlanıyor. Cancun’a en yakın mesafede Tulum’a gitmeyi seçiyorum; çünkü hem lagün dalışı yapabileceğim, hem de tarihi kalıntıları gezebileceğim. Kente doğru biraz yürüyüp Tulum’a giden otobüse biniyorum. Boyaları aşınmış, eski bir otobüs, camları yandan sürgülü, hava sıcak olduğundan hepsi açık, küçük gölgelik perdeleri içeri-dışarı uçuşuyor. Güleç yüzlü sürücüye “Tulum” diyorum, “O.K” diyor. Film sahnelerindeki gibi bir yerlerde dura kalka, çeşitli yolcuları alıp bırakarak gidiyoruz; renkli giysiler ve takılarla süslü yerli kadınlar, yanlarında ellerindeki meyveyi dişleyen kocaman gözlü küçük çocuklar, sepetlerinde tavuk, horoz taşıyan, sararmış seyrek dişleriyle sürekli sırıtan yaşlılar, elindeki radyo-teypten yükselen müzikleri dinlerken durmaksızın konuşan gençler yol boyunca hareket halindeler. Lagün dalış yerindeki durakta inip otobüse el sallıyorum. İndiğim yer tümüyle başka bir dünya; tropikal iklim kuşağının kendine özgü dev yapraklı bitki örtüsü arasında sade ve küçük bir malzeme kulübesinden eşyaları yüklenip, çevresindeki yeşilliklerin rengini yansıtan suya giriyorum. Su altı canlılarının ölçeği de dışındaki bitki örtüsüyle aynı; hepsi koskocaman. Birara burunburuna gelip bir süre birbirimizi incelediğimiz papağan balığı benim yarım kadar var!

Çıkıştaki büfede birşeyler atıştırırken etrafa bakıyorum; motorsikletli biri gelip büfe önüne yanaşıyor, kucağındaki maymunu yere indiriyor, hem kendine hem ona birer şişe kola ısmarlıyor, maymuncuk sıcaktan ve yolculuktan bunalmış olmalı ki oturduğu yerde koca şişeyi lıkır lıkır boğazına dikiyor.

Şimdi sırada tarihi tapınak ziyareti var. Cancun’un elli km. güneyindeki Tulum, kayalıklar üzerine kurulmuş bir liman kentiymiş. MS 600-1200 arasında yaşanıldığı sanılıyor, civarda çok iyi korunmuş elliden fazla bina varmış. Ancak yörenin antik geçmişi çok daha eskilere uzanıyor. Maya uygarlığının güçlü  izlerine Yukatan yarımadasının her yerinde rastlamak mümkün. Maya kültürü başlıbaşına bir muamma; tarihi ve yaşamı ile ilgili çok bilinmeyeni var. Yukatan’da kurulu bu büyük uygarlık MÖ 600 de hiç bilinmeyen bir nedenle, en ufak bir iz bırakmadan ortadan yok oluyor. Aynı yerde daha sonra İnka’lar bir uygarlık kurmuşlar. Aslında Orta ve Güney Amerika’da yaşamış uygarlıkların hepsi kendine özgü gizemini koruyor. Dil şifrelerinin bir türlü çözülememesinden  kaynaklanan bu giz yıllardır araştırmacıları uğraştırıyor. Meraklı ziyaretçilere de kitapları, resimleri, söylenceleri araştırmak, kendi ipuçlarını birleştirmek kalıyor. Şimdi benim bulunduğum yerdeki Kukulkan Tapınağı kayalıkların üzerinden denize nazır uzanıyor. Maya tipi piramit basamaklarını tepesine kadar tırmanıp denizi görüyorum; beyaz kumsalı döven dalgaları izlerken içim ürperiyor… Tulum zamanında bir şifa tapınağıymış. İyileşmek ihtiyacında olan insanlar bu merkeze gelir, kalır, uzman rahipler rehberliğinde bedenlerini ve ruhlarını iyileştirecek fiziksel ve ruhsal çalışmalar yaparlarmış. Mükemmel bu doğal ortamda sıkı bir pehriz, düzenli meditasyon ve dualar eşliğinde şifa bulmaya çalışırlarmış.. 

Serap Başol

VN:F [1.9.11_1134]
Rating: +1 (from 1 vote)
FacebookTwitterFriendFeedLinkedInHotmailGoogle GmailShare

Yorumlarınızla Katılın

*
Please leave these two fields as-is:
Get Adobe Flash playerPlugin by wpburn.com wordpress themes
Premium Wordpress Plugin