takip et: Gönderiler | Yorumlar
arama
WASHINGTON DC
Amerika Birleşik Devletleri başkentini keşfetmek için semtlerini gezmek, müzelerini incelemek, başkentliğini algılamak, insanlarla konuşmak, yemeklerini tatmak, nehir kenarında oturup seyre dalmak gerekli. Buraya tekrar gelişlerde ise merakınız uyanırsa ABD tarihinin derinliklerine inerek buralarda yaşananları hissetmeye geçersiniz..
Başkentin eski, bakımlı ve şık bir yerleşim semti var; Georgetown.. Restoranları, dükkanları, kanal boyu yürüyüş yolları, nehir kenarında güneş altında şemsiyeler, fıskiyelerle düzenlenmiş şık bir meydan, 1920′lerin renkleri ve o devir stilinde tasarlanmış ferforjelerle süslenip, güzelleştirilmiş ‘Georgetown Park’ alışveriş merkezi hoş bir öğle sonrası yürüyüşü için ideal. Bu kez sokaklardaki zamanımın yüzde yetmişini kitap satan dükkanlara ayırıyorum. Kitapları istediğin gibi karıştırmak, bir köşeye çekilip okumak, içindeki sakin kafeler, okuma köşelerinden çıkmak istemeden takılmak hoşuma gidiyor. Zevkli alışveriş diye buna denir. Arkadaşınla buluş, kitapları karıştır, kahveni iç, keşiflerini paylaş. Harika. Sonra tekrar yürüyüşe çık. Sonbaharda başkentin doğal güzelliği ön planda. Ulu ağaçların yeşil-sarı-kırmızı-kahverengi tonlarındaki yaprakları çok bol, sadece ağaçları değil, döküldüğü diplerini ve yolları da süslüyor. Potomac Nehri’ne ağaçların rengi ve gökte salınan bulut kümelerinin görüntüsü yansıyor. Kürek çekenleri izleyip kıyıda yürüyerek güz mevsiminin olgun, renkli güzelliğinin, hafif serin havasının keyfini çıkarıyoruz. Öğle yemeği için güneşli bir köşeye yerleşip sohbet ederken başkentlilerin yaşamına kısa bir süre için bile olsa karışıp kayboluyoruz.
Adams Morgan semti daha çok üniversiteli gençler, sanatçılar ve iş hayatına yeni başlayanlarca tutulan bir semtmiş, yüzyıl öncesinin Pigal’ini hatırlatıyor, belki heryerde rastladığım dev boyutlu Lautrec poster-panoları yüzünden böyle düşünüyorum, farklı bir elektriği var. Sonra kentin dışında, aşağılarda nehir kıyısında kurulu Alexandria’ ya trenle gidiyoruz. Kasabanın girişinde George Washington zamanında yapılmış büyük bir Mason Tapınağı hemen göze çarpıyor. Trenden inip kasaba sokaklarında dolaşarak nehre doğru yürüyoruz, bu küçük tarihi yerleşim yeri zamanla önemini yitirince kaybolup gitmesini engellemek için kasaba yönetimi bir dizi kararlar almış. Turizmi teşvik etmiş, şimdi tüm kitap ve broşürlerde Alexandria adına rastlanıyor, büyük bir sanat merkezi kurulmuş, ayaklarınız sizi ister istemez oraya yönlendiriyor. Nehir kıyısındaki eski bir fabrikayı yenileyip bizim Horhor’daki antikacılar çarşısındaki gibi bir düzenleme ile plastik sanatçıları ve çizerleri biraraya getirmişler. Burası hem atölyeleri hem satış mekanları olmuş, kimini tablosu başında çalışırken, kimini kaynak, kimini baskı, kimini satış yaparken izliyorsunuz. Sergiler, seminerler, eğitimler, kurslar düzenlenen, profosyonelce yönetilen, modern, eğlenceli dolayısıyla çekici bir merkez yaratılmış ve tüm çabalara değmiş.
Tekrar Washington’a döndüğümüzde Capitol’ u yani Senato binasını geziyoruz. Eski Meclis binası şimdi müze haline getirilmiş, içinin küçüklüğü, sadeliği, ama oradan başarılanların büyüklüğü bizim eski Büyük Millet Meclisimizi hatırlatıyor, gözlerimde yaşlar soluk bordo kadife koltukta oturup salonu kokluyorum. Her eyaletin tarihteki en önemli temsilcilerinin heykelleri ile donatılmış salonlardan, tavanında ilk eyaletlerin haritaları, duvarlarda tarihi posterler olan koridorlardan, Amerikan başkanlarının heykelleri ile çevrili bir salondan, her bir eyaletin meclisteki odaları önünden geçiyoruz. Burası dünyanın yönetildiği yer! Farkındayım. Hepimizin hayrına, doğru, iyi ve güzel yönetilsin artık….duası çıkıyor içimden. Dışarıda Kapitolün önünde “The Mall” adı verilen ve tüm önemli müze binalarını, galerileri ve anıtları kapsayan birkaç kilometre boyunca uzanan bölge, yani Washington’un kalbi ayrıntılarıyla anlatılmaya değer. Bir tarafında yer alan Beyaz Saray (White House) gerçekten büyük bir ev görünümünde. Arka kapısı Hazine binasına bakıyor, acil durumlarda Hazine Müsteşarı, Birleşik Devletler Başkanına hemen ulaşabilsin diye, neredeyse on metre mesafede.
Washington’un devlet daireleri, kamu kurum binaları bana Ankara’da Cumhuriyetin ilk yirmi yılında yapılmış binalarımızı hatırlatıyor, ölçekleri benzemese de biçimleri ve granitlerinin rengi aynı. Nedense her iki Cumhuriyetin kuruluş yıllarında yaşananlar ve yapılanlarla ilgili bağlantılar kuruyorum.
The Mall’ un üzerinde sağlı sollu dizili dokuz müzenin tamamı Smithsonian Vakfına ait. 1864′ten beri Amerika’nın ve dünyanın dört bir yanından toplanmış eser ve yapıtları sergileyen dünyanın en büyük özel müze topluluğu uzmanlık alanlarına göre şöyle ayrılıyor; Amerikan Tarihi Müzesi, Doğal Tarih Müzesi, Ulusal Sanat Müzesi, Portre Galerisi, Amerikan Sanatları Müzesi, Afrika Sanatları Müzesi, Sanat ve Endüstri Müzesi, Henry Moore’un dev heykelinin yer aldığı Heykel Bahçesi, Havacılık ve Uzay Müzesi, Amerikan Yerlileri Müzesi. Son saydığım müze henüz on yıllık olmasına rağmen Batı Yarımkürenin yüzkırk ayrı kabilesinin giysi, eşya, oyma, maske, dokuma, tüy işlerinden oluşan zengin bir koleksiyona sahip. Navajo (Navaho okunuyor) dokumalarında kilimlerimizdeki motiflerin benzerleri göze çarpıyor. Kabile reislerinin tüylerle bezeli rengarenk tören başlıkları çok göz alıcı. Kızılderili dünyasındaki bu gezintinin ardından gidilen Portre Müzesinde adı üstünde sadece portreler sergileniyor. Salonlardan birinde tüm Amerikan Başkanlarının, birinde sanatçı ve atletlerin, bir diğerinde tarihi boyunca ülkenin kültürel, bilimsel, politik gelişimine katkıda bulunmuş insanların portreleri yer alıyor. Doğa Tarihi Müzesinde yüzyirmi milyon obje ile yeryüzünde var olmuş ve varolan memeliler, kuşlar, sürüngenler, balıklar, böcekler ve deniz canlılarının gelişimini incelemek, dinozor fosilleri sayesinde de buzul çağı hayvanları hakkındaki bilgileri arttırmak mümkün. Bir İngiliz bilimadamı olan James Smithson tarafından 1846′da kurulan ilk müzeye Smithson Kalesi adı verilmiş, dışı kırmızı tuğla kaplı yüzelli yıllık bu bina şimdilerde yönetim merkezi olarak kullanılıyor. Ulusal Sanat Müzesinde ünlü sanatçıların resim, heykel, grafik, fotoğraf ve el sanatları eserleri var. Amerikan Tarihi Müzesinde J. Bull’un buharlı lokomotifi, Morse’un telgrafı, Bell’in ilk telefonları, Duke Ellington’un notaları gibi ilginç yapıtlar görülüyor. Havacılık ve Uzay Müzesi bu alandaki gelişmeleri sergiliyor. İlk Apollo kapsülüne binip içini inceleyebilirsiniz. Aya inen bölümün küçüklüğü karşısında insan şaşırıyor, iki büklüm zar zor sığılan araçlar bunlar. Film gösterileriyle izleyenleri cezbeden IMAX sahnesinde, geniş açılı beş kat yükseklikteki perdede izlediğimiz filmler gerçekten uçuyormuşuz, o balonun ya da mekiğin içindeymişiz hissini veriyor. To Fly (Uçmak) filminde insanoğlunun uçuş serüveni, Blue Planet (Mavi Gezegen) filminde yörüngeden Dünyayı izleyen astronotların anlatımıyla bu güzel gezegende yaptığımız tahribatlar anlatılıyor; yangınların, orman kesimlerinin, çarpık kentleşmenin ne büyük boyutlara vardığı uzaydan dünyaya bakıldığında daha iyi görülüyor ve insanın içini sızlatıyor.
Büyük meydanın bir ucunda George Washington anısına dikilmiş görkemli bir dikilitaş var. Tepesine çıkıp, tüm başkenti onun gözlerinden seyretmek mümkün. Göz alabildiğine uzanan çim alanlar, top oynayan çocuklar, piknik yapan büyükler, koşucular, yürüyüşçüler. Tüm bu görkemli binaların görüntüsünü suya yansıtacak biçimde aralarına yerleştirilmiş havuzlar.. Dikdörtgen dev bir havuzun ucunda yer alan Lincoln Anıtı.. Bu anıtı gezerken gözümün önünde iki sahne canlanıyor; biri Martin Luther King’in ünlü “I have a dream – bir hayalim var” konuşmasını yaptığı an, diğeri de Forrest Gump‘ın savaş sonrasında ödül aldığı film karesi. Çok farklı koşul ve etkilerle milyonlara ulaşan iki ayrı sahne. Burası önemli ve etkileyici bir anıt. Lincoln’ün yüz yıldan önce ırkların eşitliği ve insan hakları ile ilgili söylevinden taş duvarlara kazınmış alıntılar, insanı düşünmeye, hissetmeye itiyor. Nixon filminde öğrenciler başkanı tam da o kitabenin önünde kıstırıp soru yağmuruna tutuyorlardı, cevaplarken zorlanıyor, ondokuz yaşında bir genç kızın kurduğu bağlantılarla kendine bile itiraf edemediği gerçeklerin yüzüne vurulması onu derinden sarsıyordu. Anıtın içinde küçücük bir kitapçı var, özellikle “siyah özgürlük” üzerine basılı kitaplar satıyor. Orada görüp aldığım bir posterde ise “Lincoln ve Kennedy Rastlantıları” başlığı altında bu iki başkanın hayatlarından alınma ilginç benzerlikler sıralanıyor:
- Her ikisi de insan hakları için uğraş vermişti.
- Lincoln 1860′ta, Kennedy yüz yıl sonra 1960′ta başkanlığa seçilmişti.
- Her ikisi de Cuma günü, eşlerinin yanında öldürüldü.
- İkisi de arkadan, başlarından vuruldular.
- İkisinin de yerine geçen başkanların adı Johnson’du, güneyli Demokrat ve
senatördüler, yerlerine geçen bu başkanların isimleri onüç harften oluşuyordu.
- Katilleri 1839 ve 1939 de yüzer yıl arayla doğmuşlardı, isimlerinde onbeş harf vardı.
- Lincoln’ün sekreteri, Kennedy adındaydı ve ona tiyatroya gitmemesini söylemişti.
- Kennedy’nin sekreteri, Lincoln adındaydı ve ona Dallas’a gitmemesini söylemişti.
- Lincoln’ü tiyatroda vuran katil bir depoya kaçmıştı.
- Kennedy’yi depodan vuran katil bir tiyatroya kaçmıştı (aslında ona bir çok yönden ateş edildiğini JFK filminde Kevin Costner bize gösterdi).
- İki katil de yargı önüne çıkamadan öldürüldüler.
Artık kader mi dersiniz, ‘karma’nın devamı mı, yalnızca bir rastlantı mı, karar sizin.
Serap Başol
Plugin by wpburn.com wordpress themes


