takip et: Gönderiler | Yorumlar
arama
Afganistan : “Sanki orası benim ülkemdi”
Gittiğim yerler arasında Türkiye’den ve Dünya’dan beni çok etkileyen ve dönemlerime göre bakış açımı değiştiren yerler oldu. Afganistan bunlardan bir tanesidir. Bu kararı yakın çevrem duyduğu vakit,beni vazgeçirmeye çalıştılar, herkesin hatta meslekdaşlarımızın bile “deli misiniz,kazaya kurban gidersiniz” “sokağa çıkamaz ve hiçbir şey çekemezsiniz” “sizi keserler” lafları az da olsa bizi huzursuz ediyordu. Pek tabii bu söylemleri destekleyen pek çok olay da bölgede gerçekleşmişti. Bu tedirginlikle insanlar arasına nasıl karışacaktım? Gerçekten bizi keserler miydi ? Bir yerde kazaya kurban gider miydik ? Özellikle ben,bir kadın,dahası bir “fotografçı kadın” olarak bunu nasıl başaracaktım ?Doğrusu bu kararı almaktan bir yandan mutlu,diğer tarafta hiçbir şey çekememe endişesi ile hayli gergindim… Kabil’ de uzun süredir yaşayan Kanadalı ve Amerikalı kadın fotografçı arkadaşlarımı bana bilgi vermeleri için günlerce taciz ettim, sonunda gelen bilgiler hiç de iç açıcı değildi. Net olarak şunları söylemişlerdi “Tamamen kapanmalısın,saçlarını kapattıktan sonra vücudunu tamamen örtecek uzun şeyler kullan, arabasız ve rehbersiz gezemezsin, kameraların boynunda ve omuzun da sokaklarda dolaşmayı ise UNUT ! Bir şey gördüğünde arabadan in ve çek, süratle arabaya dön ama öte yanda Afganlar çok nazik insanlardır” .Daha çok moralim bozulmuştu..
Hava alanında uçağa binerken, Ariana hava yollarının kuyruğu hayli uzundu, kuyrukta pek çok genç adam elleri kelepçeli olarak polis nezaretinde sıra bekliyorlardı,niçin bilet bulmakta bu kadar zorlandığımızı şimdi anlamama rağmen, bu adamların kim olduklarını anlamamıştım..Uçağa binerken kelepçeleri çıkarıldı ve polislerle dostça kucaklaştılar, bizde vazgeçmek için hala son bir şansımız olduğunu birbirimize söylememize rağmen yarış edercesine koşup, uçakta yerlerimizi aldık. Uçak havalandıktan sonra, yanımıza denk düşen “kelepçeli adamlardan” biriyle sohbet imkanı bulduk. Şu an 25 yaşında Türkiye’ de yakalanarak ülkesine iade edilen genç mülteci hayli sıkıntı içindeydi. Ülkeden ailesi ile birlikte kaçmak zorunda kaldıklarında 5 yaşındaymış, önce herkes gibi Pakistan’ a gitmişler, birkaç yıl orada “sefil” olduktan sonra daha iyi yaşam şartları olduğunu düşündükleri İran ‘a geçmeye karar vermişler. Ancak işler düşündükleri gibi gitmemiş. Orada; -anlattıkları kadarıyla- 2.sınıf vatandaş olmuşlar ve açlıkla savaşmışlar, bu şartlar altında kendilerine çok iyi bir yaşam vadeden uyuşturucu tacirleri ile işbirliği yaparak, Avrupa’ ya geçmişler, yıllar içinde çok paralar kazanmışlar, ancak sonunda yakalanarak kazandıkları paraları yeniden kaçmaya harcayıp Türkiye’ ye geldiklerinde yeniden yakalanmışlar, böylece bu hırsız – polis oyunu son bulmuş ve 20 yıl sonra hiç tanımadığı ülkesine geri dönmek zorunda kalan genç adam, “bundan sonra ne yapacaksın” sorusuna, yine başa döneceğini hiç tereddütsüz söylüyordu. “Hah! İşte şimdiden başladık, ilk karamsar perde açıldı” diye düşündüm.
Kabil’ e yaklaşıyorduk, kalktım ve bana söylenen şekilde kapandım.
Ülkeye vardığımızda,bizimle konuşan pasaport polisi oldukça güler yüzlü idi, daha evvel bulunduğum zor coğrafyaların asık suratlı ve daima sorun çıkarmaya niyetli adamlarıyla pek ilgisi yoktu. “ilginç” dedim yine içimden, çünkü bana söylenenlerden sonra “sorun” bekliyordum. Ama kolayca kapılardan çıktık. Şehirde ise gördüklerim karşısında ilk 3 gün tamamen bloke oldum. İşin ilginç tarafı bu ; tamamen kendime koyduğum bir “blokaj”dı. Yani “altüst” olmanın bana bir yansıması idi. Çok büyük bir yokluk vardı, aklımı zorlayan manzaralarla karşılaşıyordum, çöpten beslenmeye çalışan çocuklar, su, elektrik, kanalizasyon problemleri, küçük karton kutuları yastık yaparak sokakta uyuyanlar ve öte yanda bu korkunçluk içinde dünya basınından ve yakınlarımız tarafından “bizi keseceklerine” inandırıldığımız bir topluluk yerine ; karşımda çok acılar çekmiş ama gururundan bir şey kaybetmemiş, vakur, nazik, tevekkül ile gülen yardımsever ve derin ve köklü bir kültürün insanları vardı. Afganistan kanı ve canı ile dile gelmiş, gerçek yüzü ile karşımda duruyordu, artık deklanşörlerimiz sürekli çalışıyordu, sabah 04.30 da evimizden çıkar gibi şehir sokaklarına dalıyor, akşam 22.00 ye kadar “deli gibi, ölene kadar” çalışıyorduk. Bize de “böyle çalışmak” yakışıyordu zaten. Yani “sevgi ve tutku ile”. Afgan insanları bu sevgiye karşılık veriyor, tüm bu süreçte bizimle yardımlaşıyor, çekimlere katılıyor, zaman zaman bize rehberlik ediyorlardı. Özbek asıllı olanlarla rahatça anlaşıyor ve Türkçe konuştuğumuzu duyanlar da “Türk, Türk” diye iletişim kurmaya çalışıyorlardı.
Sokak aralarından geçerken veya bir kahvehaneye girdiğimizde esnaflar “Hanım gel çay iç” diye beni selamlıyorlardı. Batılı fotografçılar çok yanılmışlardı, üstümde pantolonum, kameralarım omuzumda ve boynumda sokak sokak ve arabasız dolaşıyordum hem de sevgi ile selamlanarak
Sanki orası benim ülkemdi.
Afganistan’ ın, dünya ile ilişkisi, son 20 yılda çoğunlukla savaşın çizdiği çerçeve ile sınırlı olduğundan “alışkın olduğumuz” batı etkisinin çok dışında bir yaşam tarzları vardı ve böylelikle de bize “zaman durmuş” gibi geliyordu. Ancak, ne olursa olsun “kötü” gelmiyordu. Karşımızda “başka” türlü yaşayan ve bu yaşamdan hiç de mutsuz olmayan, nazik, görmüş geçirmiş ve geleneklerine bağlı, sevgi dolu bir halk vardı. Belki yüksek teknoloji kullanmıyorlardı, ama karşılığında da “insani duyarlıklarını” kaybetmemişlerdi, Afganistan Halkı; bu “alacak verecek” dünyasında içtenlikleri ile bize edindiğimiz adetleri,yargıları ve yüksek teknoloji ile hayatımıza katılan belki de “hastalıklı” kolaylıklar yüzünden kaybettiklerimizi bir kez daha düşündürttü ve sorgulattırdı.
Savaştan kalan ağır silahların yüzde 95’inin temizlenmiş olmasına rağmen, hâlâ pek çok hurda tank ve zırhlı araç sık sık karşımıza çıkarak ,oynarken bile parçalanan veya sakat kalan çocukların “karamsar” manzaralarıyla “sinir bozucu” olan görüntüler; Afganlılar’ ın iyimserlikleriyle; kendi korkunç anlamları dışında bir sıradanlığa taşınarak, hayat içinde hayvanların bağlandıkları veya çocukların hâlâ merakla oyun oynadığı “eşyalar” durumuna sokulmuşlardı ve dünyanın bu bölgesinin fena halde“canı acıyordu”
Orada bulunduğum süreler içinde zaman zaman bir çok ilkokula giderek; başları örtülü minik kızlarla oturup ders dinledim, öğretmenlerinin onların ne kadar iyi öğrenciler olduğunu bana gösterdikleri küçük gösterileri “aferin” diyerek alkışladım, şeker imalatçılarının atölyelerinde çekim yaparken, çocukların bir tanesine bile zor sahip olduğu “çoklit” ler den torbalarla hediye aldım, sonra sabaha kadar kameralarımdan şeker tozlarını temizledim, bakkal dükkanlarında sohbet ettim, fırıncıların; yemek saati saniyelerle yarışarak çamur fırınlarda pişirdiği lezzetli ekmeklerle doydum. Kabil-Bamyan arasındaki topu topu 150 km lik yolu nehir yataklarından 11 saatte giderken, arabanın kasetçalarında Türkçe pop şarkıların Farsça versiyonlarını dinledim ve dağların dikenli kayalarından kuş olup vadiye uçmak istedim ama orada olmaktan hiçbir zaman pişman olmadım.
Biz iki fotografçı olarak yaşadığımız bu günlerin bizde bıraktıklarını fotografça anlatmaya çalıştık. Dünya’nın en çok mayın olan bu bölgesinde, bacaklarından vazgeçmiş ama gülmekten vazgeçmemiş, evleri bombalarla parçalandığı için mağaralarda ve camsız evlerde yaşamaya mecbur bırakılmış ama pullu, dantelli elbisesini çıkartmamış insanların arasında ve başkentin orta yerinde intihar bombacılarının demir iskeletler haline soktuğu otobüs dağlarına bakarken bile,en yakın hangi tarihte oraya geri dönebileceğimin hesabını yaptım.
Bu çalışma ve sergisi çok zor şartlar altında yaşamaya mecbur bırakılmış Afgan Halkı üzerinden “hepimizin aynı bütünün parçaları olduğunu” hatırlamaya bir araçtır.
Bu nedenle fotograflarımızı “dünyada artık beyaz bir sayfa açılmasını dileyerek” Dünya barışı ve kardeşliğine ithaf ediyoruz.
Gülnur Sözmen
www.gsozmen.worldecho.com




çok teşekkürler bu paylaşımınız için.
selamlar